Samimiyetle “Ben Türkiyeliyim” diyen, kendini bu topraklara ait hisseden ve kökü bu topraklara sıkı sıkıya bağlı herkes gibi kahroldum. Mehmet Selim Kiraz isimi artık bir soruşturmayı değil bir barbarlığın en masum kurbanını çağrıştırıyor zihnimde…

“Ama biraz da maktülü anlamak lazım” diyenlerin sözüne kulak kabartınca bu vahşeti gerçekleştiren karanlık beyinlerin zihin koridorlarındaki duvarlarda asılı cümleleri okumaya koyuldum. Masum bir savcının canına kast eden barbarların nerede yanlış yaptığını anlamaya çalışmaktan başka bir gayem de yok üstelik.

Yaşlıca uzun sakallı bir amcayla sohbete başladım sonra. Konumuz malumdu. “Acaba o da benim kadar üzgün mü?” diye sordum kendi kendime. Sonra “Katiller özgürlük diyor, sen ne diyorsun ey yolcu?” diye soruverdim.

 

“Soyut özgürlük sözcüğünün sizi aldatmasına izin vermeyin. Kimin özgürlüğü?” sorusuyla yanıt verdi bana o sakallı. “Bu, bir kişinin bir başka kişi karşısındaki özgürlüğü değil, sermayenin işçiyi ezme özgürlüğüdür.” diye devam etti sonra.

 

Düşündüm… Zabıt katibi bir babanın yaşamındaki en önemli gurur kaynağını, savcı oğlunu öldürmek hangi özgürlük ambalajına sığar? Üstelik o çocuk bazı elitistlerin kale olarak gördüğü bir alanda var olabilmek için bir terzide “İŞÇİ” olarak çalışmış, alnının terini gözünün nuruna bulamış ve savcı olmuşsa onun en temel özgürlük hakkını elinden almanın bahanesi ne ola ki?

 

Sonra amcaya döndüm. Bakışlarım soru yüklüydü. Cümlelere dönüşmesine izin vermedi. Konuştu. “Eğer sevgi üretmiyorsa yüreğiniz, başarılı bir üretici değilsiniz… Dünyayı anlamak yetmez, onu değiştirmek gerekir.”

“Ama” dedim amcaya… “Dünyayı değiştirmek insanların dünyalarını değiştirmesinde etken olmakla mı mümkün?” Belli ki kızmıştı… Sözlerim onun öfkesini artırmıştı. Suçlar bakışlarla süzdü beni. “Din, ezilenlerin iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Din halkın afyonudur.” deyiverdi.
“Haklısın” dedim amcaya… Şaşırdı. “Senin dünya dediğin bu maddiyatlar alemi ise; onun kalbi dindir. Yaşamın kullanma kılavuzu olan din öldürmemeyi, yaşatmayı emreder. Peki senin afyonun ne diyor?”

 

Bir süre durdu… Bakışları düştü… Ne diyeceğini bilmez gibiydi… “Yoksulluğu azaltmadan zenginliği arttıran ve suç işleme bakımından, sayılardan daha hızlı artış gösteren bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şeylerin olması gerekir.” dedi ansızın.

 

O çürümüşlüğü aradığımı söyledim. Hangi köhne ve çürük sistemin bir savcıyı iki hukuk öğrencisine öldürttüğünü sorguladım zihnimde. Belli ki o da sorguluyordu. Suçlayıcı bakışlarımdan rahatsız olduğu her halinden belliydi. O konuşmadan ben girdim söze keskin bir “sus” der gibi… “Anlatılan senin hikayendir.”

ÜMİT ÇETİN