Bir kalemin ucundan sızan birkaç damla mürekkep…

Kalem ucunun kağıt üzerindeki dansı ve oluşan karanlık,

Kin ve öfke nöbetleri…

Bir kentin, bir milletin bahtına çalınan mürekkep karası…

 

Kan ve gözyaşını sarışın adamın öfkeden köpüren gözbebeklerinde gördük en son.

Dilinden akan zehri işitti kulaklarımız.

Bin baş verdiğimiz kente “BAŞKENT” diyordu

Bizim gibi değil…

 

Bir kabusu andırıyordu sözleri,

Bir yakın zaman dramını haber veriyordu.

Birkaç damla mürekkeple ölüm yağdırdı Gazze’ye,

Bir parça kağıtla asırlık zulmü hortlattı.

 

Şimdi kim anlatacak Selahaddin’e gerçeği?

Kim izah edecek Ömer’e, Yavuz’a, Kanuni’ye…

Elindeki sapanla, kalın zırhlı tankları darmadağın eden çocuklara,

Bu utancı kim haykıracak?

 

Bir kağıt, bir kalemle başladı her şey…

Birkaç küstah kelime eklendi önüne.

Peygamberin mihrabına göz dikti,

Haçlının efendileri.

 

Peki şimdi ne yapmalı?

Susup boyun mu bükmeli karanlığa?

Sinmeli mi yoksa?

Yoksa bir Selahaddin çıkmasını mı beklemeli?

Ömer, Yavuz, Selahaddin mi olmalı?