Türkiye, Zeytin Dalı Harekatı ile birlikte artık bu coğrafyada sadece siyasi ve ekonomik olarak değil, askeri anlamda da varlığını bir kez daha küresel çapta ilan etti. Bu coğrafyada “ben varım” demenin riski de saygınlığı da malum.

Dünyanın boks ringine dönüşen topraklarda sıkılı avuçlarına eldivenleri geçirmek, karşınıza çıkacak tüm boksörlere meydan okumak anlamına geliyor. Bu harekata karar verenlerin bunu bilmediğini varsaymak en hafif tabirle saflıktan başka bir şey değil.

Türkiye sadece askeri, polisi, jandarması, korucularıyla sahada değil. Bir taraftan kapsamlı bir medya operasyonu ve algı savaşı yürüyor. Hukukçular, sağlıkçılar, bilişim uzmanları, siber savaşçılar, diplomatlar, ekonomistler, iş adamları, politikacılar başta olmak üzere birçok kesim belki de yirmi koldan devam eden bu yaman mücadeleye katılmış durumda. Sevindirici olan ise operasyona desteğin her saniye biraz daha artması… Bu kez, bir seferberlik ilanına da gerek kalmadı. Çünkü doğal bir seferberlik durumu söz konusu…

Peki dışarıda neler oluyor? Sınırların ötesinde, yani garp cephesinde durum nasıl? Oraya kulak kabartıldığında birbirinden ilginç sayıklamaları duymak mümkün şu sıralar.

Fısıltı gazetesine sızdırılan en güncel dedikodu ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamaya hazırlandığı… “Söz uçar yazı kalır” diye düşünmüş olacaklar ki kulaklarına bırakılan kelime yığınlarını kaleme aktaran batılı “aydıncıklar” bir süredir bunları karalamakta.

Kendilerine “Rusya’nın malum uçak kumpasından sonra uyguladığı yaptırımların işe yaradığı, Türkiye’nin özür dilemek zorunda kaldığı” hatırlatılan kiralık kalemler, şu sıralar serbest kalan gazeteci görünümlü Alman ajanı ile Almanya’nın Türkiye’ye yönelik silah ambargosu çıkışını birleştirmekle meşgul. Onlara göre bu iki somut örnekten yola çıkılmalı ve ABD Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulamalı.

Peki gerekçe?

Bu konuda maalesef özgünlüğün yanına yaklaşamıyor ve kendilerini besleyenleri biraz gücendiriyorlar. “Erdoğan rejimi” adlı klasik ve intihal senaryo kıt ufuklu satılık kalemlerin favorisi… “Erdoğan’ın ülkesinin demokratik kurumlarını sistematik bir biçimde parçaladığı” nakaratını tekrarlarken, inanmak güç ama yüzleri bir an dahi kızarmıyor. “Belki de gerçeklikle bağlarını bir biçimde yok edebiliyorlardır” düşüncesi o muzır satırları okuyanların aklına gelmiş olmalı.

Üstelik bu satırları karalayanların, pasaportlarını ceplerinde taşıdıkları ülkenin Türk demokrasisinin kalbine bomba atanları beslediğini unuttuğu gibi, çok da gülünç olmayan bir fıkra da akıllara gelmiyor değil.

Türkiye’de “fiili bir diktatörlük” bulunduğunu sayıklayanların çözümleri de evlere şenlik. Yaygın ismi NATO olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nden Türkiye’yi çıkartmayı en azından ABD’nin Türkiye’nin üyeliğini askıya almasını falan önerebiliyorlar.

Bu ifadeleri düşünmek için birkaç bilgi kırıntısına göz atmakta fayda var. NATO 1949’da 12 ülkenin imzaladığı Kuzey Atlantik Antlaşması’na dayanarak kuruldu. ABD 12 ülkeden biriydi sadece. Şimdi daha kalabalıklar.

İşin ilginci o antlaşmanın ilk maddesinde Taraflar, Birleşmiş Milletler Yasası’nda ortaya konduğu üzere, karışmış olabilecekleri herhangi bir uluslararası anlaşmazlığı, uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan barışçıl yollarla çözmeyi ve uluslararası ilişkilerinde Birleşmiş Milletler’in amaçlarına aykırı olacak şekilde güç kullanımı ya da tehdidinden sakınmayı taahhüt etmektedirler. deniliyor.

Şimdi bu aklı evveller sürüsü, hali hazırda ABD’nin sadece 29’da birini oluşturduğu bu ittifakın meşru bir üyesinin üyeliğini askıya almasını talep edebiliyor.

Peki bunu neden istiyorlar? Sadece “gazeteci ve muhalifler hapse atılıyor” diye bunu talep ediyor olamazlar. Türkiye’nin komşusu Rusya ile gelişen siyasi, ekonomik ve askeri işbirliği, kendini savunmak için aldığı s400 füze savunma sistemi, Rusya ile ABD’nin arasındaki gerilimin azaltılmasına ilişkin çabaları, ABD’den bağımsız dış politika uygulaması, ABD’nin beklentilerine aykırı davranışları gibi gerekçeler sıralanıyor.

Bu gerekçeleri karalayanların NATO’yu Washington Ticaret Odası’yla karıştırdıkları ortada… Onlara göre ABD politikalarına karşı çıkmak ve olumlu katkı sağlamamak demokatlığı fena halde bozar.

Neyse ki iç rahatlatan satırlar da yok değil. “Türkiye düpedüz bir düşman değil, ancak fazla başına buyruk” muş.

Gelelim en can alıcı önerilere. Bu kulaklarının içi emanet kelimeler nedeniyle fazla kalabalıklaşan bazı kalem erbabı, Erdoğan karşıtı kesimleri desteklemenin ABD’nin çıkarına olduğu düşüncesini dile getiriyor. Türkiye’ye “başına buyrukluğunun” bedelini ödetmenin ABD’yi daha güçlü kılacağına inançları tam…

Bunun için onlara göre kolları sıvamalı ve Türkiye ekonomisi zayıflatılmalı. Bunun Erdoğan’ın başarısızlığına kapı aralaması beklentisi ise en büyük dayanakları.

Birilerinin bu tavuklara açlıklarını ve darı ambarında bulunmadıklarını hatırlatması şart.

Ümit Çetin – 04.03.2018