Ahkam Kesme Olimpiyatı Bittiyse Biraz Da Meseleye Odaklanalım Mı?

16 Nisan 2026

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki silahlı okul baskınları hepimizi sarstı. Çocuklarımızın can verdiği menfur hadiseler sonrası oluşan söylem kaosu, büyük bir gürültü yığınına neden oldu. Çarşıda, pazarda, medyada, sanal alemde, gerçek hayatın nabzının attığı sokaklarda, minibüslerde, bulvarlarda ve meydanlarda hep bu konu konuşuldu.

Suçlayıcı cümleler derlemesi yapacak olsak, ortaya dökülen kelime yığınlarından bir külliyat çıkar. Büyük büyük cümleler kurup, sanal alem mahkemelerinde tespitler kasıp, hükümler veren, kerameti kendinden menkuller güruhunun kendini toplumun üzerinde gören, tonda sayıklamalarından ise bahsetmeye bile gerek yok. Tam da bu debdebeli kavşakta durup, lütfen tüm bu karmaşadan benliklerimizi sıyıralım ve meseleye bir adım geriden bakalım.

“Bu tablonun sorumlusu kim?” sorusu haklıdır, sorulmalıdır da. Ancak bu karmaşık sözler bulvarında, bu soruyu yedeğe almanın ve “benim bu meselede ne kadar kabahatim var?” sualini benliklerimize yöneltmenin vaktidir.

Mütemadiyen çocuğunu sanal alemin karanlık koridorlarında yapayalnız ve savunmasız bırakan, “bana bulaşmasın da orada oyalansın” diyen bizlerin genel tablodaki yeri nedir mesela?

Evladını “dışarıda yabancılarla konuşma” diye sıkı sıkı tembihleyen ancak sanal alemdeki yedi kat yabancı ve kötü niyetlileri ıskalayan bizim bir nebze olsun toplumsal kabahat hanesinin şişmesinde payımız yok mudur?

Çocukların ve gençlerin kendi kapsüllerine çekilmelerini ve kendi çarpık evrenlerini inşa etmelerini sorun etmeyen, biz büyüklerin sorumluluk payının yüzdesi nedir? Onları anlamaya çalışmak, dünyalarına düzenleyici bir katılımcı olarak dahil olmak yerine “boomer” olmayı konforlu gören, büyüklerin hissesine ne düşer? Çocukları ve gençleri “kayıp kuşak” gibi görme kolaycılığı bu vahim tabloyu doğurmuş olamaz mı?

Suçun bulaşıcı olduğunu akıllarımızdan çıkartıp, empatiyi naftalinli bilinç sandıklarımıza saklayıp, sosyal medyada sergilediğimiz şiddet pornografisine ne demeli? Sorumlu yayıncılık anlayışını her ölçekte reyting ve tık iştahına kurban etmekten çekinmeyip “vah tüh” seremonilerine katılmamıza kaç ceza puanı verilmeli? Sosyal medyanın dehlizlerinde beğenilme iştahıyla saçmalamaların binbir türlüsünü sergileyen bizler, dikkat çekme zehrini çocuklara bilerek ya da bilmeyerek zerk etmiş olmuyor muyuz? Onların körpe bilinçlerini bile isteye köreltmek, onları kullanışlı bir robota dönüştürmek isteyenlerin tuzaklarına hep birlikte düşmedik mi Allah aşkına? İzlediğimiz dizi ve filmlerden beğendiğimiz içeriklere kadar hepsine bu gözle bakmanın vakti çoktan gelmedi mi?

Eskiden aynı mahalleyi paylaşan komşuların birbirlerinin çocuklarını adı konulmamış bir görev bilinciyle denetlediği ve yanlışlarını söyleyerek onları bir anlamda iyiye ve doğruya sevk ettiği mahalle kültürümüzün yerinde yeller esiyor. Bu sosyolojik mekanizmayı yok etmek pahasına takındığımız neme lazımcı tutumun da problemli olduğunu düşünmüyor muyuz? Toplumdaki taşıdığımız rollerin gereğini hakkıyla yerine getirmememiz de bugün yaşadığımız bu kaosu besleyen ve kök salmasını kolaylaştıran bir unsur değil midir? Bu manzara bizi titretip kendimize getirmeyecekse ne sağlayacak bunu merak ediyorum.

Bu tip toplumsal krizleri kanıksama ve normalleştirme en büyük tehlike… Bu tablo bize daima garip gelmeli, asla olağan bir hadise olarak görmemeliyiz. Kendimize iğne batıramıyorsak, elimizdeki çuvaldızları bir kenara bırakmayı da bilmeliyiz.