Çok yakın tarihimiz Amerikalı siyaset bilimci Francis Fukuyama’yı haksız çıkarttı. Özetle farklı yönetim biçimlerinin mücadelesine dayalı tarihsel sürecin, soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bittiğini, tarihin sonuna gelindiğini söyleyerek yanıldı. Liberal demokrasiyi göklere çıkartıp, onu alternatifsiz görmenin bir hata olduğu artık daha çok konuşuluyor. Bütün ülkelerin er ya da geç liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine geçeceğine olan inanç da dijital devrimle birlikte oluşan yeni gerçeklikle daha çok sorgulanıyor.
İnsanlığın yerleşik hayata geçişi ile türümüzün yaşam öyküsüne dahil olan mülkiyet ve uzun hikayenin ortalarına doğru ortaya çıkan egemenlik kavramları günümüzde temelden sarsılıyor. Artık ne bireysel yaşamlarımızın mülkiyetine sahibiz ne de yurtlarımızın mutlak egemenliğini elimizde tutabiliyoruz.
Dijital devrimle birlikte hayatımıza birçok olgu yerleşti. İnternet başlarda son derece kontrollü ve zararsızdı. Ancak zaman içerisinde toplumların yaşam biçimlerine derinlemesine nüfuz etti. Önceleri yaşam biçimi değişikliği ile işe başlandı artık hayatlarımızı dizayn ediyor.
Neyi seveceğimize, neden nefret edeceğimize, neyi alkışlayıp neye domates fırlatacağımıza artık o tek çipi kalmış canavar karar veriyor. Hayatı tanımadan internetle etkileşime giren 5 aylık bebekten, sosyal medyada akıl almaz tavırlar sergileyen yaşlılara kadar herkesin yaşamına sorgusuz sualsiz giriveren bir fenomenden bahsediyorum. Artık hayatlarımızın mülkiyeti bize ait değil. Bilerek ya da bilmeyerek bize çizilen sentetik bir istikamete doğru ilerliyoruz. Silikonize yaşam biçimlerimiz toplumları da etkiliyor. Devletlerimiz bu asimetrik saldırıya hazır olmadığı için egemenliğini muhafaza etmekte zorlanıyor.
Düşüncelerimiz, fikirlerimiz, ideolojilerimiz, inançlarımız, öfkemiz, sevgimiz, şefkatimiz hacklendi. Bize neyi düşünmemiz gerektiğini zamanın dijital muktedirleri söylüyor. Bizi ikna edemediklerini düşündüklerinde ise çevremizi maniple edip kuşatmaktan çekinmiyorlar. Zararlı gördüğümüz bir akımı engellemek istediğimizde ise buna gücümüz yetmiyor. Toplumları doğrudan yönlendiren bu muktedirler sınırları, yasaları, toplum sözleşmelerini baş döndüren bir hızla anlamsızlaştırabiliyor.
Elimizden gelen tek şeyin ise yakınmak olduğunu düşünüyoruz. Öyle ki; tehlikeyi bertaraf etme takatimiz yok, sadece işaret edebiliyoruz. Çünkü idraklerimize takılmış prangaların farkında değiliz ve birilerinin gönüllü kölesi durumundayız.
Fukuyama belki de haklıdır. Bildiğimiz tarihin sonuna gelmiş olabiliriz. Belki de biz gözümüzü ekranlara kilitlediğimiz için sıfırlanan tarih sayacını ıskalıyoruz. Titreyip kendimize gelmeye ise gücümüz yok ya da öyle zannetmemiz isteniyor.